SEKİZ MADDELİK BİR KISA NOTLAR SÖZLÜĞÜ

TÜRK AYDINI VE TÜRK MÜNEVVERİ: türk aydını kim, türk münevveri kim? soruyu böyle sual ettiğimize göre ikisi aynı bedende iki ‘kişilik’ değil yahut ayrı iki bedende aynı ‘kişilik’… peki, öyle ise? türk münevveri ne vakit türk aydını oldu? böyle bir şey, yani bir değişim var ise tabii… bir değişim yoksa, türk aydınını kim doğurdu, ve tabii türk münevverini kim öldürdü? benim annem beni bir türk münevveri olarak dünyaya getirme fikri ile mi doğurdu misal… bu yalnız benim şahsıma dair bir sual değil elbet. bu, kendini toplum (cemiyet değil sanırım) içerisinde bir yerde konumlandırarak, cemiyet adına (toplum kesin değil) bir şeyler yapma istidadını içerisinde barındıran herkes için geçerli bir sual. bu ‘yapma’ ne peki diye sormayacağım. zira bazıları -de -da eklerini ayırmanın bir görev olduğu hissine kapılıyorlar. yahut belki de önemlidir bu iş diye içimden geçirmiyorum desem yalan olur. bu iş türk aydınının işidir belki diye kendime düşünceler oluşturuyorum. türk aydınının başka işi yok sanki diye kendimi azarlayıp sonrasında başka şeyler düşünmeye başlıyorum. başka şeyler. türk münevverlerini… yazı yarım kalmıştır.


RIFATLA SON YAZIŞMAMIZDAN: rıfat – Şu sıralar kalbimin açılışı yapacağım Hiç bir akrabayı davet etmeyeceğim, tanığını da, sanığını da, hepsi yabancı olacak artık gönüllerinden ne koparsa sevgili insanımızın tugay – bu beni davet ettiğin anlamına mı geliyor rıfat – Hayır, tanıklar yok kalbimde öyle garip bir huy var, sürekli başkasına özlem duyar, bir kere o sokaktan geçeni, bir daha görmek istemez Nedense kimse güzel geçmeyi bilmiyor, hepimizin üzerinde bir sakarlık başım ve dişim ağrıyor ya :/ Hani bir ara ”insan nasıl sigarayı bırakır ya” demiştin bende şok olmuştum artık anlıyorum cidden nasıl bırakır insan ya tugay – bir bakarsın insanı tutan bir şey insanı bırakmış rıfat – Öylesi daha makûl sanırım, bir şeylerin peşinden koşa koşa yoruluyor insan, belki zorlamayı bıraksak her şey kendiliğinden olacağına varır tugay – belki


PUTKIRMAK yahut putyıkıcılar: Alaşağı edilemeyebilir her şey. Varılması istenen bir yer olabilir yahut varmak hiç varolmayabilir kimine göre.. Böyle şeyler diyerek hiç anlatılmamış, bahis edilmemiş şeyleri; anlatmaya/bahsetmeye çalıştığımı sanmasın kimse. Böyle bir gayem yok. Gayem ne? Bu soruyu kendime sual etmeden evvel, hangi (bu yazının okuyucularından) kimse, bu soruyu içinden bana karşı sual etmiş ise; o kimseye anlatacak bayağı şey var fakat sual etmemiş insanlarında bayağı çok olduğunu gözden çıkarmadan, şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki: ‘kemik kanla kaynatılır!” Ne demek bu? “Çivi çiviyi söker!” demek ile, “kemik kanla kaynatılır” demek arasında, misal, nasıl bir bağlantı var? Bir şeyleri başka şeylere benzer kılan şey; sanırım kader. Fakat bunu ispatlamak için uğraşabileceğim pek bir alan yok. Bir şeyleri alaşağı etmek isteyen insanlar vardır. Bu alaşağı kelimesi insan ile aynı cümlede kullanılınca, biraz zararlı bir sözcük gibi duruyor. Oysa hep böyle olmaz. Fakat genellikle olan bir şey var ki; keşke olmasa. Alaşağı etmeyi isterken, yıktığın şeyler yıkılmak veya kırdığın şey ile kırılmak. Peki, neden böyle oluyor? “çivi çiviyi söker” çünki. yahut “kemik kanla kaynatılır” ancak. kemik isen kana yakın olmak dışında bir alternatifin yoktur. fakat kemik olmamak için yapabileceğin tonla şey de göz ardı edilemez. hem putuna yakın olmayacaksın, hem putunu kırarken putla yıkılmayacaksın. içinde kırıklık eksiklik burukluk kalmayacak. sen eksiksin. sen yarımsın. yazı yarım kalmıştır.


KİYARÜSTEMİ VE BİLHASSA VEFAT EDEN SANATKÂRLARLA ALÂKALI: kiyarüstemi’nin ardından söylediğimiz/yazdığımız sözler/kelimeler içerisinden bir-kaçı hariç diğerlerinin hiçbiri, an itibari ile, kiyarüstemi’yi bir zerre kadar ilgilendirmiyor ve yarar yahut zarar sağlamıyor kendisine.. işte tam burada; sanat’ın gayesi üzerine söylenecek şeyler dağ olup yerin yüzüne yayılıyor ve sonra söylenecek o dağ kadar şeylerin de gayesi etrafında biraz düşünmek ve düşünmenin yüreğimize bırakması gereken sise bulanmış su taşkınlarının, bize, kendimizden uzakta yahut kendimizden gayrı yaşanamayacak fakat kendimizle bütün ötelerimizin sımsıkı bağlı olduğunu hissettirmesi ve anlatıyor olması gerekmekte.. peki, öyle mi? peki, neden?


EYLÜL V TEMMUZ: halil inalcık’ın doğubatı yayın(m)larından nevins ve commager’a ait abd tarihi adlı eserini okurken, içinde bulunduğumuz vakitler itibari ile bir benzerliğe rast geldim kitabın bir bölümünde. o bölüm, inalcık’ın önsözü idi. önsözün, memleketimiz açısından önemi yok sayılamayacak onbeş temmuz tarihi ve tarihin neticesinde yaşananlar ile benzerliği aşikâr olan kısmı, iktibas ediyorum: “prof. roberts’e göre nevins ve commager’in eserleri, yarım yüzyıl sonra tekrar itibar kazanmıştır. bunun nedeni 11 eylül 2001 felâketinden sonra amerikan toplumunda ve siyasetinde, yeniden yıkıcı bir tehdit ve saldırı karşısında amerikan gücünü ve özdeğerlerini dünya ölçüsünde savunma gereği gündeme gelmiştir. 11 eylül amerikan tarihinde gerçekten bir dönüm noktasıdır. olaydan sonra iki kez amerika’ya gittim, gözlerime inanamadım: hemen hemen her evde, her arabada amerikan bayrağı sallanıyor; bayrak amerikan halkının amerika’ya, onun ideallerine, üstün gücüne inancın sarsılmadığını, mücadele azmini dünyaya ilân eden semboldü. tüm amerikalılar, avrupalı, afrikalı, yahudi, latin amerikalı herkes, bu sembol etrafında birbirine sarılıyor ve dünya yüzünde düşmanı son neferine kadar her yerde takip ve yok etme azmini ilân eden başkanının arkasında olduğunu göstermek istiyordu.” etrafımıza bakalım. üstad necip fazıl, en kötü patron adlı eserinde bir ülke ismi zikreder. alerika. işte bizim küçük alerikamız. ama mensturasyonunu çok erken yaşaması iyi değil gibi..


KÜÇÜK DÜNYALARINIZ: elinde telefonuyla yürüyen bir kadın, telefonun göz alıcı parlak ekranında yazılar harfler ve telefonun muhtelif bir yerinden yeşermiş gibi başlayarak, kadının kulaklarının içine kadar uzanan bir ip parçası. orta yaşlı bir kadının, bir kuyumcunun önünde, kol çantasının dibinde sakladığı altınlarını, kendi altınlarına nazaran daha büyükleri ama daha hafifleriyle değiştirmek için, kuyumcu dükkanının sahibi yani kuyumcuyla girdiği münasebet sırasında, aklından bir türlü gitmeyen, mahallesinin marangozuna yaptırtmak istediği yemek masası. bir iş hanının önünde oturan, biri takım elbiseli, diğeri pasaklı bir üst baş ile oturan iki kişinin, geçen akşam oynanan maçı hararetli hatta ateşli bir ahval ile tartışmaları. bir yazıhane sahibinin, yarım saatten fazladır oturduğu masaüstü bir bilgisayarın ekranı karşısında, haber sitelerinin en çok ziyaret edilen edepsiz görüntüler içeren sayfalarını gezerken, öğle namazının vaktinin geçmesine daha vakit var diyerek vicdanı ile yaptığı gizli görüşmesinden habersiz yaşadığını sanması. saate göre gece yarısı çoktan geçmiş olmasına rağmen, izlediği televizyondan gözleri hafif hafif kızarmaya başlamış yirmili yaşlarda bir gencin, şurada biraz uyuyayım da, kalkıp gece namazı kılarım diyerek, çekyatın göğsüne doğru kendini iyice gömmesi. evet, adolf hitler bir katildi. yazı yarım kalmıştır.


SANILDIĞI KADAR VATAN: ismet özel der ki: “‘Türkiye niçin vatan?’ sorusunun cevabı şudur: bu topraklar dâru’l-İslâm olduğu için birilerinin vatanıdır, dâru’l-İslâm olduğu için birilerinin vatanı oldu. aynı şekilde, bu topraklar dâru’l-İslâm kaldığı, dâru’l-İslâm vasfını kaybetmediği için -bir kere daha- birilerinin vatanı oldu; vatan kaldı.” bu hatırlatıcı vasfı iyice belledikten sonra daha rahat sürdüregelebiliriz sözlerimizi. tıpkı nasıl ki bir yerler dâru’l-İslâm ise, bazı yerler de dâru’l-hıristiyan. İslâm yurdu olan yerler, İslâm yurdu olarak kabul göremiyor ise, hıristiyanların yurd edindikleri yerlerin de hıristiyan yurdu olarak kabul görmemesini kimse bekleyemez. filhakika Türkiye İslâm yurdudur. Eğer Türkiye’yi İslâm yurdu olarak kabul etmiyor isen, Almanya’da hıristiyan yurdu değildir (bir önceki saikten dolayı) diyemezsin. Çünkü orası-da hıristiyan yurdu. şimdi sonuca doğru yaklaşmaya çalışalım. bazı geçmiş zamanların birinde cereyan etmiş bir olaydan bahis açalım: “sağ popülist almanya için alternatif partisi’nin (AfD) minare ve müezzin yasağını parti programına alma girişimi tepkiyle karşılandı.” haberin başlığındaki ‘tepki’nin tek sebebi, Müslümanların bugün Türkiye’yi dâru’l-İslâm olarak görememelerinden kaynaklanmaktadır. ve bunun sebebi olarak da, almanya’da bir hıristiyan yurdu değildir diye ‘tepki’ göstermektedirler. hayır! almanya bir hıristiyan yurdudur. şimdi önemine binaen ve konuyu sonlandırması ve sonlandırırken de; meselenin en girift yerlerini kıvılcımlaştırarak görünür kılması ve mevzuun anlaşılması bakımından daha yararlı olması hasebiyle şu bilgileri aktaralım: Hz. Ömer (r.a)’ın yürürlüğe koyduğu, ‘eş-Şurûtu’l-Ömeriyye’* olarak geçen ve zimmî konumundaki Gayrimüslimlere önemli yükümlülükler getiren sözleşmenin birinci maddesinde: ‘hıristiyanlar, bulundukları yerde ve çevresinde yeni ibadethane (kilise, manastır ve benzeri) yapmayacaklar, mevcut olanlar içinde harap hâlde bulunanları yenilemeyecekler.’ yirminci maddesinde: ‘kilise binalarının üzerine haç koymayacaklar.’ yirmi birinci maddesinde: ‘kilise çanlarını alçak sesle çalacaklar.’ yirmi ikinci maddesinde: ‘Müslümanların bulunduğu durumlarda kiliselerde ibadet ederken seslerini yükseltmeyecekler.’ şeklinde yazmaktadır. dâru’l-İslâm nedir yahut Türkiye niçin vatandır veya almanya hıristiyan toprağı mıdır suallerinin cevapları gayet açıktır. fakat suali duymak istemeyen, cevapları da bulmak istemez.

* el-Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübra, IX, 202; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, II, 177-84; İbn Kesîr, Müsnedu’l-Fârûk, II 489, İbnu’l-Kayyım, Şerhu’ş-Şurûti’l-Ömeriyye, 3-7.


SAĞDAN SOLA YAHUT AŞAĞIDAN YUKARIYA: İçinde bulunduğumuz zamanlar (modern), ‘din’ üzerine kurulan yahut ‘din’ yolu ile fark edilmiş/oluşturulmuş ‘şey’leri dışlamak veya yok saymak çerçevesinde bir bakış açısı mı sunmaktadır insanlara? Bunun belirtildiği şekilde olduğunu söylemek zordur. Zira Hak ve Bâtıl çatışmasının, ilk insandan, din gününe değin süreceği meselesi, ‘Tarih’in ‘gelenekten’ yola çıkılarak, hakkaniyetle incelenmesi neticesinde rahatlıkla fark edilecektir. Bu noktada, şu sözleri zikretmenin uygun olacağı âşikârdır: Hak, Bâtıl, Tarih, gelenek ve hakkaniyet kelimeleri, bizim anlattığımız zeminde ve bizim inancımız doğrultusunda mânalarını bulmuş ‘şey’lerdir. Bu ‘şey’ler, başka zeminler ve inançlar doğrultusunda farklı anlamlara bürünebilir. Ve bu netice, bizim anlattığımız her ne ise, onu belirli sınırlar içine hapseder. Tam olarak burada sual edilmesi gereken şudur: “Bütün sınırlara açık olmalı mı, yoksa belli sınırlara hapsetmek mi gerekli?” Bu sualin cevabı herkes için farklılık gösterebilir. Misal Ğöne Genon (Rene Guenon) için, sınırlar açık olmalıdır. Genon, Şark ile Garb’ın birleştirilebileceğini iddia eder. Şark’ın söyledikleri kendi, Garb’ın söyledikleri kendi sınırları içinde kalamaz. Onları bütünleştiren bir olgu, ortak bir kader üzerinde durur. Yahut bu olgu ve kaderin oluşturulabileceğinden bahseder. Kimine göre ise, sınırların çizilmesi, söylenecek her ne ise, onların belli sınırlara hapsedilmesi icab etmektedir. Hatta çizilecek sınırlar Doğu ile Batı’yı belli etmek için ortaya çıkmazlar. Asıl mesele Kuzeyliler ve Güneylilerdir. İbn Haldun’un zikrettiği “Coğrafya kaderden bir parçadır” sözü, bu bahsettiğimiz ayrımı yapanlar için önemli bir yön işaretçisidir. yazı yarım kalmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s