SEMA KAYGUSUZ’UN SULTAN VE ŞAİR ADLI PİYESİ ÜZERİNE

Metni okumaya başladığımda, içinde bulunduğumuz çağın su üzeri mevzularından sıyrılacağımı ve derinlemesine meseleler ile (az da olsa) iştigal olacağımı sanmıştım; zira “Mızrağımı sizin göğsünüzde unutmuşum” cümlesi, bana çok eskilerden beridir duymadığım, ara ara beni rüyalarımda yoklayan lâkin tutup kendime çekemediğim yahut adımlayıp gidemediğim bir yeri hatırlatmıştı. Fakat hüsn-ü zanlarım karşılıksız kaldı ve yazarın yemek sırasında aklına gelmesiyle; masadan kalkar kalkmaz odasına çekilince, bir iki saat içerisinde kaleme aldığını düşündüren cüssede bir metin ile yüz yüze bakarken buldum kendimi. Meğer o ‘mızrak’ çataldan bozma bir oyuncakmış.

–        Anlatılan hikâye; sahnede, sahnenin sınırlarına sığdırılabilecek kadar yeterli bir güç barındırmıyor içinde. Bazı tohumlar daha çatlar çatlamaz ölür ya… Öyle. Çok düşük pikselleri olan bir fotogırafın, dev bir ekrana sığdırıldığını düşünün. O fotogırafın anlaşılabilecek ne kadar boyutu var ise; Kaygusuz’un piyesi de işte öyle bir boyut sunuyor okura. Piyesten, o dev ekrandan ne kadar çok uzaklaşırsanız, göreceğiniz şeyi ancak öyle seçmeye başlıyor gözleriniz ve nihayetinde bir şeyler görmeye başladığınızı anlıyor gibi olduğunuzda, gözlerinizi öyle çok kıstığınızı fark ediyorsunuz ki; artık esere yaklaşamayacağınızı düşünüyorsunuz. Zira eser çoktan bitmiş oluyor.

–        Tâlib olmak… İçinde bulunduğumuz çağın hastalıklarından biri. Fakat üst sıralarda. Hastalıklar çağı. İnsanlar her şeye tâlib olma uğraşındalar. Olmayan şeylere bile. En çok kendilerine ait/dair olmayan şeylere.Bir sahne. Bir sultan ve bir şair sahnede. Birbirleriyle karşılaşıyorlar. Ortada ne zaman var doğru düzgün ne de anlatılacak mevzuu ortaya koyabilecek bir mekân. Yani balkon taşına tohum serpmek gayreti…Konuştukları meseleler bir bütünden (tarihten?) koparılmış ve çorbaya katık niyetine doğranmış ekmek parçaları misalî…Çoğu, Kaygusuz’un boyunu aşacak olmasına rağmen, karakterlerine dillendirdiği o konular; bangır bangır şunu bağırıyor: “Biz neden buradayız, bizi buraya neden koydun?” Kaygusuz, eserin çoğu meselesine zorla tâlib oluyor.

–        Sultan’ı bilmem, fakat Kaygusuz’un tasvir ettiği gibi şair olmaz! Şair inançsız olmaz! Şair en çok inanmak için yaşar. İnanılacak ‘BİR’i arar. Bütün inişleri ve bütün çıkışları, bütün yönleri tek gerçeğe doğrudur şairin. Aksine, şair bütün madalyaların sahibi ve bütün madalyaların mahrumudur. Şair kendini mahrum bırakabilendir. Kendine ait olmayan yahut kendinin ait olmadığını kendi elleriyle yıkar. Bütün varlığı, varlığa dair meselelerle ortadan silinir. Bütün meseleleriyle varlığını ölçer, biçer. Şair, canının neler istemediğini bilir. Şair, canının istemediklerini ister. Uçurum gerçek bir şairi kaybedecek kadar derin değildir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s