THOPHILE GAUTIER’IN ESRAR-YİYENLER KULÜBÜ ADLI ESERİNİN BİRİNCİ BÖLÜM TERCÜMESİ

1 Şubat 1846
I. BÖLÜM – PIMODAN OTEL

Aralık ayının bir akşamı… Sırlarla bürünmüş bir çağrıya kulak kesilerek, başkaları tarafından herhangi bir duyu ile çözülemeyecek terimlerle şifrelenmiş, Paris şehrinin göbeğinde, aklın kavramakta bir hayli zorlanacağı pek çok yalnızlık duygusuyla yüz yüze geldim. Burası, nehrin her iki taraftan da kollarını medeniyetin tecavüzlerine karşı savunacakmış gibi kuşattığı ıssız bir vâha misali. Bu vâhanın bir yerinde, Lauzan tarafından yaptırılan Pimodan Otel’in eski bir odasında toplanan garip bir kulübün aylık toplantıları olurdu. O akşam o toplarından birine ilk kez iştirak ettim.


Saat altıyı gösteriyordu fakat hava simsiyahtı.

Seine’in yakınından ayrılmayan koyu sis bütün biçimleri flulaştırıyordu. Yağmur suyunu yüzünün bir yerlerine biriktiren kaldırım, sokak lambasının ışığını yansıtırken buruk bir öpücük gibi parlıyor ve kuru rüzgâr, yüzü kamçılayan sulu kar parçacıklarını taşıyordu kollarında. Kışın o sert şiirlerinden hiçbiri bu geceyi anlatmaya yetmezdi.
Issız rıhtım boyunca, karanlık binaların arasından geçerken, aradığım yeri bulmak pek kolay görünmüyordu; fakat yine de koltuğuna gömülmüş gibi duran arabacım, mermer bir plaka üzerine altın yaldızlı harflerle yazılmış otelin isminin yarısını görebilmeyi başardı.

Kapının tokmağıyla kapıyı biraz dövdüm ve bakır zil düğmesini peş peşe birkaç kez çaldım. Biraz sonra gıcırtılar ve nihayetinde paslı sürgülerin açılırken çıkardığı sesler duyuldu ve kapının menteşeleri sarsıldı.

İçeri girer girmez, mumlarla kabaca aydınlanan eski bir yüz karşıladı beni. Kapıcının yüzü… Sarımsı bir şeffaflık ardına gizlenmiş bu yüzün sahibi, mumların titremeleriyle bir kararıp bir aydınlanan ürpertici bir göz kırpışı ve sıska bir parmak ile yolu işaret etti.

Soluk parıltılarla ayırt edebildiğim kadarıyla, eski mimari ile çevrili, tavanı keskin üçgen çatı ile örülmüş bir avludan geçiyorduk. Sanki bir çayırda yürür gibi ayaklarımın ıslandığını hissettim, çünkü döşemelerin çatlakları otlarla doldurulmuştu.

Merdivenlere geldiğimizde ise, binanın karanlık cephesindeki gösterişli, uzun fakat dar çerçeveli pencereleri bana rehberlik etmeye başladılar ve yanlış yollara sapmamı engellediler.

Basamakların eğimi gayet nâzikti. Yerli yerine yerleştirilmiş kısa sahanlıklar, eski mimarın dehasına ve geçtiğimiz yüzyılların göz kamaştıran yaşantısına hâlâ tanıklık ediyorlardı. Bu etkileyici merdivene tırmanırken, ince siyah elbiselerimin içindeydim ve nedense birilerinin hakkını gasp ettiğimi hissettim bir anda. Bir servis merdivenini kullanmak benim için kâfi idi oysa.

Duvarlar, çoğu çerçevesiz, İtalyan ve İspanyol okullarına ait başyapıtların kopyaları ile astarlanmıştı ve gölgeler içindeki tavanda bir fresk boyaması seçiliyordu.

Ve sonra gösterilen yere varabildim.

Kendimi birkaç lamba ile aydınlatılmış büyük bir odada buluverdim. Odaya girer girmez, sanki iki yüz yıl evveline adım attım. Hızla esen rüzgâr, bu eve hiç girmemiş gibi görünüyordu ve takvim yaprakları iki yüz yıl evvelki o tarihi gösteriyordu.

Duvarlar bembeyazdı ve dönemin damgasını taşıyan tuvallerle örülmüştü. Devasa sobanın üzerinde Versailles’den çalınması muhtemel bir heykel duruyordu öylece. Tavan bir kubbe biçimindeydi. Lemoine’in tadında kargacık burgacık bir kinaye çizimi yer alıyordu bu kubbede. Belki de doğrudan Lemoine idi.

Birkaç insan şeklinin arasından geçip, bir masanın etrafında dolaştıktan sonra salonun aydınlık kısmına doğru ilerledim ve yaşlı bir adamın heyecanlı bir seslenişiyle karşılaştım.

“Bu o! Bu o!” Ve birkaç ses daha sivrildi. “Ona payını ver! Payını ver ona!”

Bir doktor, üzerinde küçük Japon porselen tabaklarıyla dolu bir tepsinin bulunduğu büfenin yanında heyecan içerisinde duruyordu. Her bir fincan tabağının yanına, yakutdan kaşıklar yerleştirilmişti. Doktorun yüzünü coşku bürümüştü âdeta. Gözleri parlıyor, elmacık kemikleri kızarıyor, burun delikleri genişleyerek havayı kuvvetle emiyorlardı.

“Bu, cennetin kısmetinden eksiltilecek” dedi, bana verilen dozu uzatırken.

Herkes kendi payını ortadan kaldırdı ve kahveler içildi, Arap usulü kahveler yani bol telveli ve şekersiz.

Sonra yemek için sofraya oturduk.

Yemek adabındaki bu terslik muhakkak okuyucuyu şaşırtmıştır. Aslında, kahveyi çorbadan evvel içmek pek olağan bir şey değildir ve bu konuda muhakkak bir açıklama gerekir.

Tercüme: Tugay KABAN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s