Her Şey Nasıl Oldu?

Şöyle. İlk olarak, anlatacaklarımın uzun bir zaman evvel gerçekleştiğini söylemeliyim. Yani çoğu şeyi birbirine karıştırmış ve o şeylerden bambaşka şeyler oluşturmuş olabilirim. Fikirlerimin ne gibi bir seyir izlediğini şu anda gerçekten hatırlamıyorum. Verdiğim kararlar ve gerçekleştirdiğim eylemler kimilerine göre kimi insanî kıstaslar neticesinde yoğun bir biçimde eleştirilmeli ve hatta bazılarınca boynum vurulmalı. Üstelik bu büyük bir tören eşliğinde yapılmalı. Ve belki de benim de buna razı gösterdiğim ilan edilip, kendi kılıcımı kendi boynuma inmesi için kınıyla birlikte kendi ellerimle celladıma teslim etmeliyim. Üstüne üstlük celladı böylesi bir uğraş içerisine sokmuş olmaktan utanmalı ve ondan da özürler dilemeliyim. Bıkmayıp usanmamalıyım. Zira insanların içerisinde yaktığım ateşi öyle kolay kolay söndüremeyeceğimi anlamış gibi görünmeliyim. Bu sebeple de çuvala düşen kellemi yerine yeniden diktirmeli ve elbette bunları kellem henüz yerindeyken ayarlamalı, her nihayette yeniden ve yeniden kellemi çuvalın karanlığına yollaması için boynumu kurbanlık bir koyun gibi sunmalıyım.

Peki ama gerçekten mi? Yani gerçekten yaptığım şey sebebiyle kendimi ayıplamalı mıyım?

Değer mi bu hâllere dûçar olmama? Ne olmuş yani Tolstoy’un yazdığı mektuplara karşılık, sanki Gandhi yazıyormuş gibi yaparak, Tolstoy ile mektuplaştıysam? Her şeyi herkes kolay sanıyor bu memlekette. Sanki her istenilen hemen olacakmış da olmaması için birileri bir şeylerin önüne geçiyormuş gibi davranılıyor. Yok öyle bir şey efendiler! Siz hiç, bir mektubu bir atın sırtında, başka bir atın sırtında ve oradan da başka bir atın sırtında taşınması için taşıdınız mı? Ki bu dediğim üç at yalnızca Anadolu’nun bağrını dolaşırlar. Hindistan’a Anadolu’dan ne kadar yol var bilir misiniz? E üstüne bir de koskoca romancıyı cevapsız mı bırakacaktık yani? Gelmedi efendiler bana mektup filan! Ne yapayım gayrı?

Ben de bekledim elbet. Yaz bekledim. Kış bekledim. Sonra dedim sen yaz Gazanfer. Adam bekliyor. Yazıktır. İki kelime edeceksin şunun şurasında. Elhamdülillah öğrendik biz de kalem tutmayı, kâğıt yalamayı. Tuttum yazdım. Yazmasam ölmüş olmazdım. Fakat dayanamadım.

Ne diyorsun sen be kardeşim? Diyebilirsiniz. Suçun boyundan uzun. Kalkmış bir de lakırdıyorsun burada! Eyvallah efendiler. Fakat burada asıl suçlu aslında ben değilim. Hep o Yalgın Yuğurcuk yüzünden oldu bunlar. Yoksa ben nereden akıl edecektim mektup yazmayı, cevap vermeyi? Otur dedi oturdum. Diyeceklerim var dedi dinledim.

Neymiş efendim? Ben şimdi bu mektupları ulaştırmak için ilk atın üzerindeki ulak değil miymişim? Öyleyim dedim. Diğer ulaklar bu mektuba cevap gelmemiş olsa kimden sorarlar imiş? Demezler miymiş bize mektup gelmedi ki kadı efendi? Ahan bu adama soruverin! Elbette kimse sormazmış, bıre yiğitler, onun bunun Rusunun mektubu ne diye Anadolu’dan geçiyor diye. Kulaklar o vakit hep tıkalı olur dedim. Elbet olacak derlermiş. Velhasıl ben yazmalıymışım. Ee ne yazacağım ben bu adama? Gel dedi Yalgın Yuğurcuk. Demez olaymış.

Yaz dedi bana ardından. Elinde bir tane elma. Kemiriyor döşeğinin üzerinde. Dedim okumayacak mısın adamın yazdıklarını ilk önce. Bir bak ne demiş. Ona göre dökül sen de. Yok dedi. Yaz sen dedi. Yazdım. Onun ne söylediği, benim de ne yazdığım zaten ortada. İyi laf yapıyordu adamın ağzı. Doğruya doğru.

Ben de katlıyorum mazrufu sonrasında. Dürüyorum şöyle bir. Atlıyorum atıma. Yallah. Buradan Rusya artık bana kısa geliyor. On on beş mola veriyorum. Olacak o kadar. Sonra varıyorum şehre. Bir ay sonra aynı cereyan. Ben yeniden Yalgın Yuğurcuk’un yanındayım anlayacağınız üzere.

Tam beş sene midir nedir? Bu böyle geçti gitti. Fakat üçüncü mektuptan sonra bir şey oldu ki sormayın. Fakat söylesem iyi olacak. O kısım bayağı heyecanlı. Ben yazmışım üçüncü mektubu. Götürmüşüm bekliyorum bana mektup verilecek döneceğim Anadolu’ya. Bir haber. Çabuk gel. Gittim. Amanın! Mektup gelmiş Gandhi’den. Ulan nereden çıktı şimdi bu ya hu! Ee ne olacak imdi? Yırttım attım hemen mektubu. Bizim çayhanenin sobasında erittim oracıkta. Fakat iş bu ya! Durmadı Gandhi’den mektuplar. Adam diyor niye cevap vermiyorsun. Tolstoy’dan durmadan haber bekliyor. Yalgın Yuğurcak, ulan hıyar ağası. Dedi bu iş böyle olmayacak. Ee ne olacak o zaman? Gandhi’ye de yazacağız! Başladık yazmaya. Gayrı bu işin başka çıkar yolu yoktu. Neyse ki on on beş mektup sonra bağladık meseleleri birbirine de işi biraz hallettik.

O Gandhi denen adam kabız olmayaydı da biraz erken çıkarsaydı o ilk mektubu yaşamayacaktık böyle bir şey. Kimse mi demedi koca Hindistan’da bu adama kabız olunca ne yapılacağını? Zavallıcık.

Şimdi gökten düşen üç elma var ya? Biri kesin benim efendiler. Diğerlerini kendiniz bir şekil halledin. Daha gidip Kafka’ya mektup yazacağım.

Ulan Milena.

Ulan Yalgın Yuğurcak!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s