Georgi Gospodinov ile Rus-Ukrayna Savaşı Üzerine Söyleşi

Söyleşen: Tommaso Di Francesco

Zaman, romanlarınızda ve öykülerinizde sık sık işlediğiniz bir tema. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali hakkında ne düşünüyorsunuz? Zaman Sığınağı romanınız, 2029’da İkinci Dünya Savaşı arifesinde olduğu gibi, bu olayların bir tür yeniden canlandırılması gibi, birliklerin sınırlara yığılmasıyla sona eriyor ve ardından kazayla ateşlenen bir kurşun, orduları birbirine karşı harekete geçiriyor. Geçmişten gelen bir istila ile mi karşı karşıyayız?

Aklımdan geçenler tam olarak böyleydi. Geçmişin hayalet ordusunu tahayyül ettim, teorik olarak bu ordu, sadece yeniden yapılanma adına bir sınırda toplandı ve sonra kazara ateşlenen bir kurşun nedeniyle tanklar harekete geçtiler, makineli tüfekler ateş etmeye başladılar… İnsan her zaman savaş başlatmak için bir bahane bulur. Oyunun başında görünen Çehov’un silahı gibi. Romanım Zaman Sığınağı ile bir bütün olarak, hiçbir geçmişin masum olmadığını göstermeye çalıştım. Geçmişin, görünüşte rahat bir sığınağa benzediğini, fakat aslında öyle olmadığını anlatabilmek istedim. Putin, bu savaşı artık var olmayan bir geçmiş adına başlattı. Ve aslında geçmiş adına hiçbir savaş kazanılamaz. Ve kazanılmamalıdır.

Savaşlar, kuşatmalar, sivil kurbanlar ve mültecilerle dolu Avrupa’da savaş yeniden gündemde. Yine de bu suçlar bizi aslında hiç terk etmedi, ancak mevcut anlatı, bu suçların uzak bir yerde -veya Balkanlar kadar yakın fakat gizli olarak- gerçekleştiği fikrini yaygınlaştırdı. Göründüğü şekilde saldırganlar olarak anılsaydık, bunların vicdanlarımıza yük olmasına gerek kalmazdı…

Evet, bizden uzakta, Suriye’de ve başka yerlerde olup bitenlere güçlü tepkiler vermemekten dolayı suçluyuz. Bir tepki vardı fakat bugünkü kadar toplu ve güçlü değildi. Ancak geçmişte yapmamış olmamız, şimdi sert bir tepki vermemize gerek olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana çok az olay Putin’in Ukrayna’ya karşı sergilediği saldırganlıkla karşılaştırılabilir. Bu durum tamamen farklı bir şey. Burada, bir başkasının topraklarında, kesinlikle sebepsiz, sivillere ateş açan, insani bir trajedi ortaya çıkaran, bir aydır devam eden bir saldırı ile karşı karşıyayız… Son yarım yüzyılda, Avrupa’da böyle bir şey görmedim. Ve tüm Avrupa ülkelerini hiç bu kadar birleşmiş olarak da görmemiştim.

SSCB çökerken, temelde içe doğru patlayan fay hattı, kesinlikle milliyetçilikti ve şimdi Putin tarafından “Büyük Rusya” biçiminde yeniden sunuluyor. Büyük Yugoslav yazar Danilo Kis, milliyetçiliğin bir tür delilik olduğunu söylüyor. Ama kökeni nedir? Her seferinde insanları içine çekmeyi, ölüm ve yıkım ekmeyi başarıyor, peki, bu patoloji sizce nasıl hayat buluyor?

Milliyetçilik her zaman kim olduğunu bilmediğin, endişelendiğin ve kafan karıştığı zaman gelir ve nihayet yarının dünyası, sana, bugünün dünyasından daha kötü görünür. Sonra da milliyetçiler seni kurtarmaya gelir ve “Mutsuzsun, değil mi? Hayat ve dünya sana adaletsiz davranıyor. Peki, eskiden ne kadar iyi olduğunu hatırlıyor musun? Gençtin ve büyük bir imparatorluğun parçasıydın. Oysa şimdi…” Böylece dünya, hızlı ve basit bir şekilde tanımlanmış oluyor, büyük geçmiş diye bir sığınak sunuluyor ve çaresiz ve net bir kimliği olmayan bireyler teslim oluyorlar. Sonra da bir düşman aranıyor. Fakat Sovyet Rusya için böylesi bir arayışa hiç gerek yoktur: düşman her zaman Batı’dır. Çocukluk zamanlarımdan da hatırladığım, geçmişin eski propagandası tam olarak böyle. Silahlanmış ve sadece biraz tozlanmış bir biçimde geri dönüyor. Hepsi bu.

Zaman Sığınağı adlı romanım da benzer bir durumda, geleceğe dair bir eksiklik olduğunu ve tüm Avrupa ülkelerinin geçmişe ilişkin bir referandum düzenlediğini anlatıyor. Gerçekte, Putin böyle bir referandumu kendi başına yaptı. Avrupa’nın 1997 öncesine dönmesini istedi. Rusya’nın daha da geriye gitmesini ve geçmişte, Lenin’in Ukrayna ile ilgili sözde hatasını düzeltmesi açıkladı. Böylesi isteklerin, her diktatör için bir takıntı olduğu aşikârdır. Ama en aptal filmler bile bize, geçmişi düzeltmeye yönelik herhangi bir girişimin, günümüze dönüldüğünde felaketlere yol açtığını öğretti. Geçmiş, yönlendirebileceğiniz bir tank değildir; geçmiş sadece seni ezer.

Putin, Rusya’yı savunmak istediğini söylüyor. Ancak Ukrayna şehirlerini ve kültürünü bombalayarak, iki toplum arasındaki köklü, ailevi bir bağ gibi tanımlanacak şeyler göz önüne alındığında, baba katili olma dürtüsüne değilse bile kardeş öldürme dürtüsüne yenik düşüyor. Rusya’nın intiharına mı tanık oluyoruz?

Evet. Tam olarak farkında olmadan, aslında Rusya’nın kendisine saldırdı. Savaş nasıl biterse bitsin, Rusya ekonomik ve sembolik olarak çoktan kaybetti. Bu savaştan geriye kalan hafızasını kaybetmiştir artık. Dünya Savaşı’nda hem mağdur hem de galip olarak kendi hikâyesini anlatmayı başardığı gibi, ne kadar propaganda yaparsa yapsın, bu sefer hiçbir şey anlatamayacak. Hatıralar ve hikâyeler artık çok farklı olacak. Putin, kendi körlüğü içinde, -Gogol’ün Taras Bulba’sından bildiğimiz- şu çizgiyi temsil ediyormuş gibi görünüyor: “Sana hayat verdim ve onu senden alacağım.” Sadece hayat vermedi. Ve tabii öldüremez de. Sadece canını çok acıtacak ve Rusya, bu savaştan sonra on yıllar boyunca, kelimenin tam anlamıyla -sembolik olarak- kanamaya devam edecek.

Odessa gibi bir şehrin dünya için değeri konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Babil’in hikâyeleri, kültürü, edebiyatı ve tarihi ile şimdi yeniden savaş cephesinde mi bulunuyor?

1990’da bir vakit Odessa’da yaşadım. Güzel ve fakirdi, ciddi bir kriz içerisindeydi, sahipsiz ve kedilerle doluydu, öyle hatırlıyorum. Ve unutamadığım bir şey daha var: Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’ndan ünlenen o merdivenler. O merdivenlerde neredeyse bir saat geçirdim, mest oldum diyebilirim, para toplamak için şarkı söyleyen bir opera sanatçısını dinledim. Sonra bana o adamın Odessa operasının solistlerinden biri olduğunu söylediler. Puşkin’in, her şeyin Avrupa gibi koktuğunu, insanların Fransızca konuştuğunu ve çeşitli dillerde kültür dergilerinin bulunduğunu söylediği bir şehir Odessa. Putin, Odessa’yı bombalayarak sadece bir şehri değil, hafıza ve kültürün tüm etkileriyle dünün dünyasını da bombalamış oldu. Bu gerçeği bile kavrayamıyor kendisi.

Artık hepimiz silahların anlatısının içindeyiz, şimdiyi yazanlar onlar. Savaş durumlarında belleğe neler oluyor? Dünyanın hikâyesini tüm derinliğiyle her gün anlatmaya çalışanların rolü şu anda nedir?

Bazan gördüklerimi ve duyduklarımı bir hikâye olarak anlatmak, bazan de çenemi kapatıp ağlamak geliyor içimden. Ve ne olursa olsun, yine de söylenmesi gerekiyor. Her şey söylenmeli. Acı verici, çünkü sadece tanık olsanız bile, daha çok dolaylı bir tanık gibi olsanız bile, yine de kendi bedeniniz ve sevdiklerinizin bedenleri aracılığıyla bir şeyler söylüyorsunuz. Kişinin zayıf ve kişisel hikâyesi dışında, propaganda makinasına karşı koyacak hiçbir şey yoktur. Hiçbir propaganda, kaybolduğunda ve bulunması gerektiğinde, elinde telefon numarası yazan bir çocukla, savaştan kaçan bir çocuktan daha güçlü olamaz.

[ Bu söyleşi 26 Mart 2022 tarihinde gerçekleştirilmiş. | Tugay Kaban ]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s